Keçileri kaçırmak: Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak,
delirmek, bunalım içinde olmak,"Doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!"
Kedi ciğere bakar gibi (bakmak): İmrenerek, iştahla, ele geçirme isteği
ile bakmak.
Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden
kurtulmak.
Kedi olalı bir fare tuttu: İlk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir
iş yapabildi."Temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş
yakaladı."
Kefeni yırtmak: Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak."Üzülmeyin,
kefeni yırttı büyük anneniz."
Kel başa şimşir tarak: Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz
özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır.
Keli görünmek: Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak."Kelinin
görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!"
Kel kâhya: Bilgisi olsun olmasın her işe karışan, burnunu sokan.
Kelle götürür gibi: Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey
ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.
Kelleyi koltuğuna almak: Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak."Kelleyi
koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil."
Kemerleri sıkmak: Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa
katlanmak."Kemerleri sıktıra sıktıra millettehâl bırakmadılar."
Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru
karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek."Kem küm etme de
ne söyleyeceksen söyle çabuk!"
Kendi hâlinde: Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin
(kimse)."Yazık olmuş, kendi hâlinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne
karışmazdı."
Kendi göbeğini kendi kesmek: İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi
yapmak durumunda kalmak."O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden
yardım beklememiştir."
Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkalarının ne diyeceğini hesaba
katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek."Kendi
kendine gelin güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe."
Kendi kendini yemek: İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı
duymak."Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden."
Kendinden geçmek: 1. Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak.
2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak."Dün gece bizim
adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik."
Kendinden pay (paha) biçmek: Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.
Kendine gelmek: 1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 2. Aklı
başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu düzelmek."Oh, nihayet kendine geldi bizim
adam!"
Kendine yedirememek: Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine
dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan
işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak.
Kendine yontmak: Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını
düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek."Hep kendine
yontma, biraz da bizi düşün, biz de insanız!"
Kendini ağır satmak: Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan,
birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek."Kendini ağır satmakla adam olduğunu
mu kanıtlayacak?"
Kendini alamamak: İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı
edememek, kendini tutamayıp yapmak."Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım
işte!"
Kendini ateşe atmak: Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek."Kendisini
ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?"
Kendini bulmak: 1. İyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik kazanıp olgunluğa
erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak."Nihayet kendimi buldum,
bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim."
Kendini dev aynasında görmek: Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak;
üstün, yetenekli, güçlü görmek."Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vaz
geçeceksin ha!.."
Kendini dinlemek: 1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık
kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız, sakin kalmak."Uzun bir süre kendimi
dinledim, olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim."
Kendini göstermek: 1. Ortaya çıkmak, belirmek. 2. Beğenilecek, takdir
edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek."Uzun bir aradan sonra
sergi açmaya, kendini göstermeye karar verdi."
Kendini kaptırmak: Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak."Bu yaştan
sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu."
Kendini kaybetmek: 1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık, öfke yüzünden ne
yaptığını bilmeyecek hâle gelmek."Bir iki söz söyledikten sonra kendini
kaybetti, oraya yığılıverdi."
Kendini toplamak: 1. Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. Bir konu
üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak."Bizim oğlan kendini iyice
toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor."
Kendini tutamamak: Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan
durmayı başaramamak, kendine hâkim olamamak."Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya
başladım."
Kendini vermek: Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle
ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya
çalışmak."İşe henüz kendini vermiş sayılmaz."
Kendi payıma: "Bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre, bana sorarsanız"
anlamlarında kullanılır.
Kendi yağıyla kavrulmak: Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan
yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım
istememek."Nasıl olalım, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte..."
Kene gibi yapışmak: Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde,
çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak."Kene gibi yapışmıştı adamın
yakasına, peşini bir türlü bırakmıyordu."
Kesenin ağzını açmak: Bol para harcamaya başlamak."Babam kesenin ağzını
açtı nihayet."
Keyfinin kâhyası (olmamak): Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği
gibi yaşamasına engel olmamak."O benim keyfimin kâhyası olamaz, ben dilediğim
gibi yaşarım, karışamaz bana!Keyif çatmak: Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek."İşi nihayet
bitirmiştik, sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti."
Keyif ehli: Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan."Oldukça
rahat, keyif ehli bir insandı."
Kılı kırk yarmak: Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına
kadar incelemek, önemle üstünde durmak."Bir malı almadan önce kılı kırk
yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı."
Kılına dokunmamak: Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan
bile kaçınmak."İnan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!"
Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir durum karşısında en
küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek."Onca insan
üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı."
Kıl payı (kalmak): Çok az, az bir fark (kalmak)."Araba o hızla virajı
alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı."
Kıran girmek: 1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 2. Hayvanlar ya da
insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak."Kıran girdi, bütün koyunlar
telef oldu."
Kırık dökük: 1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 2. Düzgün
olmayan, parça parça, dağınık (söz)."Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın
hemen!"
Kırıp geçirmek: 1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar
vermek. 2. Çok sert davranarak darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla
herkesi güldürmekten katıltmak.
Kırk dereden su getirmek: Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler
ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak."Ne inatçı adammış, bir evet
demek için kırk dereden su getirtti bana."
Kırklara kırışmak: Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak.
Kırk tarakta bezi bulunmak: Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak,
birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak."Ne iş yaptığı belli değil,
kırk tarakta bezi var adamın."
Kısmeti açılmak: 1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. Bir kızı
isteyenlerin çoğalması."Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!"
Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu,
kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek.
Kıssadan hisse almak: Bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak.
Kıt kanaat (geçinmek): Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle
(geçinmek)."Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk."
Kıvamına gelmek (bulmak): En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen
şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek.
Kıyamet kopmak: 1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok gürültü ve
patırtı kavga, telâş olmak."Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba
çekilecekler."
Kızarıp bozarmak: Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların
etkisiyle yüzünün rengi değişmek."Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı,
kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı."
Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir
kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak."Sizin bostanlara su
vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu."
Kilit noktası: Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur,
üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer.
Kimseye eyvallah etmemek: Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin
minneti altına girmemek."Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da
edecek değilim."
Kim vurduya gitmek: Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin
tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.
Kirişi kırmak: Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak
ayrılmak."Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü."
Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış
yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek."Kirli çamaşırları ortaya
dökülünce ne yapacağını şaşırdı."
Kitaba el basmak: Elini kutsal kitap olan Kur`ân-ı Kerim üzerine koyarak
yemin etmek.
Kitabına uydurmak: Kanunî olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak
kanunî imiş gibi göstermek."İşi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı."
Kof çıkmak: İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir
kişi olduğu anlaşılmak.
Kokusu çıkmak: Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından
bilinir olmaya başlamak."Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum."
Kolaçan etmek: Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var
ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak."Bir kişi etrafı şöyle
bir kolaçan etsin de gelsin."
Kol kanat olmak: Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına
almak.
Koltukları kabarmak: Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü
kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek."Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman
koltuklarım kabardı doğrusu."
Kolu kanadı kırılmak: Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hâle
gelmek."Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu."
Korktuğu başına gelmek: Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği
şeyle karşı karşıya gelmek."Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!"
Koyun kaval dinler gibi: Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne
denildiğini kavramadan dinlemek."Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip
gittiler."
Kozunu paylaşmak: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce
dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek."Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu."
Kök salmak: 1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 2. İyice
tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak."Onun sevgisi, içine iyice kök
salmıştı."
Kök söktürmek: Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak."O takıma kök
söktürmeye yemin ettik."
Köküne kibrit suyu dökmek: Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak
biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak.
Köprüleri atmak: Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri
dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir
daha kurulamayacak biçimde bozmak.
Kör değneğini beller gibi: Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı
biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.
Kör dövüşü: Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir
birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.
Kör kadı: Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her
yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen.
Köstek olmak: Engel olmak."Sen köstek olma yeter."
Körü körüne: Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan,
dikkat etmeden."Bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı?"
Köşe bucak: Göze çarpmayan, önemsiz yer.
Kötüye kullanmak: Suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak,
istenilmeyen yolda yararlanmak."Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı."
Kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.
Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu
korumak."Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir."
Kumkumav gibi: Yapayalnız, tek başına.
Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi
olan."Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor."
Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice
(beklemek)."Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen."
Kulağına çalınmak: Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de
şöyle böyle duymak. o"Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?"
Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir
duruma düşmek.
Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp
hiç unutmamak."Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha
düşmezsin."
Kulağını açmak: Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat
etmek."Kulağını aç da beni iyi dinle!"
Kulağını bükmek: Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.
Kulağını çekmek: 1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. Ceza olarak
kulağını büküp çekmek."Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!"
Kulak asmamak: Aldırıp önemsememek, dinlememek."Kulak asma sen onun
söylediklerine."
Kulak dolgunluğu: Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.
Kulak kabartmak: Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak
dinlemek."Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı."
Kulak kesilmek: Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini
toplayarak duymaya çalışmak."Ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına
yaklaşarak kulak kesildim."
Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak.
Kul hakkı: İslâm dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki
hakları."Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah."
Kul köle (veya kurban) olmak: Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak,
bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak.
Kulp takmak: Bir kusur, bir bahane bulmak.
Kumpas kurmak: Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş
düzenlemek.
Kundak sokmak: 1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez
parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.
Kurban olayım: 1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2.
Yalvarmak için söylenir."Kurban olayım yavruma dokunmayın!"
Kurşuna dizmek: Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla
yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek."Bütün köy halkını kurşuna
dizdiler!"
Kurtlarını dökmek: Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp
hevesini almak."Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim, ne dersin?"
Kurt masalı okumak: İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek).
Kuru iftira: Hiçbir kanıtı olmayan suçlama."Allah kuru iftiradan korusun
hepimizi!"
Kuru kalabalık: 1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir işe yaramayan
insan topluluğu."Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma."
Kuru kuruya: Boşuna, boş yere.
Kuru sıkı: 1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 2. Yalnız barutla
sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.
Kuş beyinli: Akılsız, aptal, ahmak.
Kuş kadar canı olmak: Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip
olmak.
Kuş sütüyle beslemek: En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip
içirmek.
Kuş uçmaz, kervan geçmez: Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı
yer."Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti."
Kuş uçurmamak: Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân
tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak."Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar,
merak etme!"
Kuvvetten düşmek (kesilmek): Gücü iyice azalmak.
Kuyruğuna basmak: Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak.
Kuyruklu yalan: İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan."İnanmayın
ona, söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!"
Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık
davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak."Bütün gece boyunca şirket
müdürüne kuyruk sallayıp durdu."
Kuyusunu kazmak: Birinin kötü duruma düşmesi, felâkete uğraması, zarar
görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak."Adamın kuyusunu kazıp da
elinize ne geçecek."
Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey
söyleyemez hâle gelmek."Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?"
Küçük düşürmek: Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve
değerini düşürmek."Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın."
Küçük görmek: Önemsememek, değer vermemek."Hasmınızı sakın küçük görmeyin
çocuklar!"
Külâhıma anlat: "Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum"
anlamında kullanılır.
Külâhını ters giydirmek: Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi
davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.
Külâhları değişmek: "Araları bozulmak, bozuşmak" anlamında tehdit olarak
kullanılır."Hareketlerini düzeltmezsen külâhları değişiriz, ona göre!"
Kül kedisi: 1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. Uyuşuk,
miskin, rahatına düşkün, tembel.
Kül kesilmek: Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak."Katili
karşısında görünce yüzü kül kesildi."
Kül olmak: 1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu yitirmek, elinde
bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek.
Külünü (göğe) savurmak: Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp
tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak.
Kül yutmamak: Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir
hileye aldanmamak."Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli
olduğumu söyleyebilirim."
Künyesi bozuk: Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş
bulunan."Künyesi bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?"
Küplere binmek: Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş
saçmak."Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi."
Küpünü doldurmak: Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para
biriktirmek."Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç."
Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: Hemen her söze cevap yetiştirmek,
büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.